Nazım PEKER - Eğitimci-Yazar YAZAR
OSMANLI TORUNUYUM DİYORSAN BUNLARI DA BİLMELİSİN
Nazım PEKER - Eğitimci-Yazar
2026-10-09
Sevgili okurlarım, değerli takipçilerim! Bu konuda sanırım
üçüncü yazım. Tarih bilmez, iki kitap okumamış cemaat ve tarikat akıllı
kimileri, “Ben Osmanlı Torunuyum” diye kasıntı yapıyor. Osmanlı elbette
benim de ceddim, benim de atam. Azıcık araştırdım. Anadolu’nun ve Osmanlı’nın
ne olduğunu öğrendim. Türk halkı asker olan, vergi veren, horlanan, sarayın
kapısından dahi geçirilmeyen bir durumda imiş.
Gelin
gerçeklere bir bakalım.
Nüfus 13 milyon civarında, 11
milyon kişi köylerde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 38 bininde okul yoktu.
Köylü tarım yapıyordu.
Traktör sıfırdı, karasabandı. Beş bin köyde sığır vebası vardı. Sade hayvanlar
değil, insanlar da kırılıyordu. İki milyon kişi sıtma, bir milyon kişi frengiliydi,
verem, tifüs, tifo salgını vardı, üç milyon kişi trahomluydu, bebek ölüm oranı
binde 480’di, her doğan iki bebekten biri ölüyordu. Hacı ve hocayla, üfürük ve
muskayla işi götürmeye çalışıyorlardı.
Memlekette sadece 337 doktor,
60 eczacı vardı bunların da sadece 8’i Türk’tü. Diş hekimi, sıfırdı berberler
diş çekerdi. Dört hemşire vardı. 40 bin köy, ama sadece 136 ebe vardı. Ortalama
ömür 40’tı. Köylü sıtmadan kırılıyor, eşeğinin su içip içmediğini
karşısındakine soruyordu.
Yanmış bina sayısı 115 bin,
hasarlı bina sayısı 12 bindi. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu, kiremit
bile ithaldi. Limanlar, madenler, demiryolları yabancıya aitti. Toplam
sermayenin sadece yüzde 15’i Türk’tü. Hakkını da yemeyelim: Osmanlı’dan
Cumhuriyet’e miras kalan sadece dört fabrika vardı, Hereke ipek, Feshane yün,
Bakırköy bez, Beykoz deri…
Elektrik sadece İstanbul,
İzmir ve Tarsus’ta vardı. Otomobil sayısı bin 490’dı. Sadece dört şehirde özel
otomobil vardı.
Kadın, insan değildi.
Veremle, sıtmayla boğuşan halk, ahırda yatarken. Bademlerin yere göğe
sığdıramadığı Abdülhamid’in 16 tane eşi vardı. Nazikeda, Safinaz, Dilpesent,
Peyveste, Nazlıyar, Bidar, Mezide, Emsalinur hanım filan, 16 tanecikti ve yaş
itibariyle hepsi çocuktu. Abdülmecid’in ise 22 eşi vardı, iki futbol takımı
kuracak kadar.
Tiyatro yok, müzik yok, resim
yok, heykel yok, spor yoktu. Dinen yasak ve haramdı.
Arkeolojik eserler, öyle gizli
saklı değil, padişahların hediyesi olarak, trenlerle çalınmıştı.
Kimisi alaturka saati
kullanıyor, güneşin battığı anı 12.00 kabul ediyordu, kimisi zevali saati
kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12.00 kabul ediyordu. Kimisi güneş
batarken gurubi saati esas alıyordu, kimisi güneşin tamamen battığı ezani saati
esas alıyordu; saat sorulduğunda, her kafadan ayrı bir ses çıkıyordu.
Kimisi hicri takvim
kullanıyordu, kimisi rumî. Kimisinin Şubat’ı kimisinin Aralık’ına denk
geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi ama, farklı aylarda yaşıyordu!
Dirhem, okka, çeki vardı.
Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu ne
uzunluğumuz. Ölçülerimiz karmaşık Ortaçağ’dı.
Erkeklerin sadece yüzde
yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu.
Okur-yazar
erkeklerin çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört
çocuktan üçü okula gitmiyordu. Toplam, 4894 ilkokul, sadece 72 ortaokul ve 23
lise vardı. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı. (Bu
eğitimle mi dedenin mezar taşını okuyacaktın bademim?)
Öğretmenlerin üçte birinin,
öğretmenlik eğitimi yoktu. Tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden
halliceydi. Ülke bilimden kilometrelerce uzaktı. 600 sene boyunca Türkçe’nin
ırzına geçilmiş, Osmanlıca denilmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan
Arapçayla Türkçe yazmaya çalışıyorlardı.
“Harf devrimi yapıldı,
bir gecede cahilleştirildik, köleleştirildik” falan deniyor ya!
İbrahim Müteferrika’dan itibaren 150 sene boyunca basılan
kitap sayısı kaçtı biliyor musunuz? Sadece
417’ydi. Zaten köle ve kuldunuz; “Padişahım çok yaşa!” diye nara
atmıyor muydunuz?
Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten
terimler dilimizi istila etmişti.
Bu topraklara kitap gelene
kadar, Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmış, beş milyar adet satılmıştı.
Hani bir kızımız “Senin Atan ne yaptı?” diye haykırıyordu ya, onun
Ata’sının yaptıkları bunlardı. Tarih bilmeyen zavallı.
Az çok Osmanlıyı tanıyan
Voltaire, bir kitabında şu ağır tespiti yapmıştı ve bu tespit çok önemliydi:
“İstanbul’da bir yılda
yazılanlar, Paris’te bir günde yazılanlardan daha azdır!”
Maalesef
acı ama gerçek bunlar. Tarih bilmez, cemaat kafalı zavallı:
Ve neymiş efendim, “Bir
gecede cahil kalmışız, dedesinin mezar taşı okuyacakmış.” Şu yüksek
perdeden söylentiye bakar mısınız?
Be koçum be aslanım, be
hanım kızım, siz önce iki kitap okuyun da dünyadan haberiniz olsun.
Evet Osmanlı çocuğuyum ya da
Osmanlı torunuyum diyen dünyadan bi haberler. İşte Osmanlının da Osmanlı da
ülkenin hali de bu idi. Unutma Osmanlı benim de Atamdır. Ama dünyaya ayak
uydurup, bilime ve ak’la önem verselerdi. Ne SEVR imzalanır ne Osmanlı yıkılır
ne de Vahdettin İngiliz gemisiyle kaçardı.
Karar senin sürme akıllı,
cemaat fikirlim!
Esen kalınız.
ETİKETLER: konya, postası, gazete, dergi
YORUMLAR
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
YORUM YAP