avatar

Şerife TEKMEN TÜRK - Eğitimci/Yazar YAZAR

GÖZÜN GÖRDÜĞÜ, GÖNLÜN BİLDİĞİ

Şerife TEKMEN TÜRK - Eğitimci/Yazar

2026-10-14

Dîde-i sûret nice görsün cemâl-i mutlakı

Ey Sezâyî dîde-i cân ile bak cânânı gör

Hasan Sezâî

Bir insanın yüzüne her gün bakar da içindeki kırgınlığı aylarca göremeyebiliriz. Aynı sokaktan yıllarca geçer, bir sabah ilk kez fark ederiz köşedeki ağacı. Evladımızın boyunun uzadığını görürüz de sessizliğinin nedenini anlayamayız. Demek ki gözümüzün önünde olmak, görülmek için her zaman yeterli değildir.

Peki, bakmakla görmek arasındaki fark nedir? Gözümüzü bir yöne çevirdiğimizde mi görürüz, yoksa baktığımız şey içimizde bir karşılık bulduğunda mı?

Mustafa Nihat Özön, bakmayı iradeli ve düşünceli bir iş olarak ele alırken görmeyi gözün doğal işleyişiyle açıklar. Ona göre insanın bakışı eğitilmelidir; ne var ki çoğu zaman bu eğitime gereken önem verilmez. Bu düşünce, dikkatimizi nasıl kullandığımızı sorgulamak bakımından kıymetlidir. Ancak ben, gündelik hayatın ve insan ilişkilerinin içinden baktığımda, asıl öğrenmemiz gerekenin görmek olduğunu düşünüyorum.

Çünkü görmek, benim için bir görüntünün göze ulaşmasından daha fazlasıdır. Bakılanın zihinde bir fikre, hafızada bir çağrışıma, gönülde bir duyguya dönüşmesidir. Bir anlam kazanmasıdır. Göz, yüzeyde olanı seçer; insan ise bilgisi, deneyimi, dikkati ve duyarlılığı ölçüsünde o yüzeyin ardındakini kavrar.

Bir kitabın sayfalarında göz gezdirmekle o kitabı anlamak arasındaki fark da burada başlar. Sözcükleri okuyabilir, cümleleri eksiksiz seslendirebiliriz. Fakat metnin sorularını kendimize sormuyorsak, anlatılan hayatla kendi hayatımız arasında bir bağ kuramıyorsak okuduklarımızın ne kadarını görmüş oluruz? Aynı şekilde bir tabloya bakmak, renkleri ayırt etmektir belki; görmek ise o renklerin bir araya gelişindeki acıyı, sevinci ya da itirazı fark etmektir.

Yine de anlam aramak, baktığımız her şeye kendi düşüncemizi yakıştırmak değildir. Bazen gördüğümüzü sanırken yalnızca görmek istediğimizi buluruz. Peşin hükümlerimiz, korkularımız, beklentilerimiz görüşümüzü daraltır. Bir insanı önceden verdiğimiz hükmün içine yerleştirir, sonra bütün davranışlarını o hükme göre yorumlarız. Böyle zamanlarda karşımızdakini tanımak yerine kendi yargımızı tekrar ederiz.

Bu yüzden görmenin de bir terbiyesi olmalı. Bilgiyle beslenen, sorularla derinleşen, yanılabileceğini kabul eden bir dikkat… Bir davranışın nedenini hemen bildiğimizi sanmadan durabilmek; bir sessizliği ilgisizlik diye adlandırmadan önce dinleyebilmek; kendi bakışımızın dışında başka bir bakışın da mümkün olduğunu düşünebilmek…

Bugünün hızlı hayatında bu dikkati korumak giderek zorlaşıyor. Önümüzden yüzlerce görüntü geçiyor. Bir acının ardından bir reklam, bir felaketin ardından bir eğlence haberi beliriyor. Henüz gördüğümüzün ağırlığını hissetmeden yenisine bakıyoruz. Gözümüz sürekli meşgul; fakat bir insanın hikâyesinde duracak, bir olayın nedenlerini düşünecek kadar zaman ayırıyor muyuz?

Belki de bu yüzden birbirimizin hayatından haberdar olduğumuz hâlde birbirimizi yeterince tanımıyoruz. Fotoğrafları görüyoruz, yüzlerdeki yorgunluğu kaçırıyoruz. Söylenenleri duyuyoruz, söylenemeyenleri fark etmiyoruz. Gülümsediği için iyi olduğunu düşündüğümüz insanın, o gülümsemeyi ne büyük bir çabayla taşıdığını bilmiyoruz.

Oysa görülmek, insanın en derin ihtiyaçlarından biridir. Birinin bizi dikkatle dinlemesi, değişen sesimizi fark etmesi, “Bugün sende bir durgunluk var,” diyebilmesi bazen uzun teselli cümlelerinden daha değerlidir. Çünkü o anda yalnızca varlığımız değil, yaşadığımız hâl de kabul edilmiş olur.

Hasan Sezâî’nin beyti, bakmak ve görmek üzerine düşünürken bizi başka bir derinliğe çağırır. Şairin sözünü ettiği “dîde-i cân”, yani can gözü, tasavvufun manevi kavrayışını dile getirir. Mutlak güzelliğe yalnızca dış görünüşü algılayan gözle ulaşılamayacağını; gönlün de bu arayışa katılması gerektiğini söyler. Beyitte bakış, insanın bütün varlığıyla yöneldiği bir arayışa dönüşür.

Biz de hayatın içinde biraz daha dikkatle, biraz daha bilgiyle, biraz daha merhametle bakabilsek belki nice şeyi yeniden göreceğiz. Sıradan sandığımız bir günün değerini, yanımızda sessizce duran bir insanın emeğini, alışkanlıkla geçtiğimiz bir güzelliği… Ve belki kendimizde bile uzun zamandır fark etmediğimiz bir duyguyu.

Klasik edebiyatımız da bakmak ve görmek arasındaki bu anlam derinliğini, Hasan Sezâî’nin beytinde olduğu gibi, baş gözünden can gözüne uzanan en güzel söyleyişlerle dile getirmiştir.

ETİKETLER: konya, postası, gazete, dergi

Şerife TEKMEN TÜRK - Eğitimci/Yazar

Şerife TEKMEN TÜRK - Eğitimci/Yazar YAZAR